RESMİ BEDEN İŞÇİSİ
Kadının ilişkideki konum körlüğüne yeni bir bakış açısı
Her kadın için geçerli olmayan, ama belirli bir ilişki anlayışında oldukça belirgin bir denklem var:
Erkek sağlayacak, ilk adımı atacak, romantizmi gösterecek, pahalı hediyeler alacak, cinsel ilgisini
gösterecek. Kadın da bütün bunları “seviliyorum” diye okuyacak. Karşılığında kendisinden
beklenenleri ise çoğu zaman sevgi değil, kadınlık görevi olarak görecek: Evin yükünü almak,
kocasının ihtiyaçlarını gözetmek, onun ailesini idare etmek, duygusal olarak onu taşımak ve cinsel
olarak erişilebilir olmak. Böyle bir düzende kadın kendisini sömürülüyor olarak görmeyebilir, tam
tersine çok değerli hissedebilir. Çünkü erkek yatırım yapıyordur, para harcıyordur, hediye alıyordur,
onu arzuluyordur, ilk adımı atıyordur. Kadın da bütün bunların toplamını “Kocam bana çok düşkün”
cümlesine çeviriyordur. İşte mesele tam burada başlıyor.
Pahalı hediye neden sevginin kanıtı olsun? Bir erkeğin eşine pahalı bir hediye
alması güzel olabilir. Cömertlik de sevginin ifade biçimlerinden biri olabilir. Ama hediyenin fiyatını
sevginin derecesine çevirdiğiniz anda ölçü bozulur. Çünkü artık soru “Bana nasıl davranıyor?”
değil, “Bana ne kadar harcıyor?” olur. Bir çanta, bir araba, bir tatil görünür. Ama merak etmek,
dinlemek, duygusal olarak yanında olmak görünmez. Onun korkularını, hayallerini ve
kırılganlıklarını bilmek bir vitrin ürünü değildir. Bu yüzden maddi yatırımın kolayca sevginin
yerine geçirilmesi tehlikelidir. Kadın zamanla şunu öğrenir: “Bana çok para harcıyorsa çok
değerliyim.” Sonra başka bir kadının aldığı hediyeyi görür, kendi evliliğini onunkiyle karşılaştırır.
“Onun kocası bunu almış.”, “Onu oraya götürmüş.”, “Demek ki onu daha çok seviyor.” Oysa
gördüğü şey bir evlilik değil, bir vitrindir. Başka bir kadının kocasının kredi kartı ekstresini kendi
evliliğinin sevgi ölçüsü haline getirmek, insanın kendisini gereksiz bir yarışa sokmasından başka bir
şey değildir.
“Erkekler zaten duygularını gösteremez” cümlesi bazen açıklama olmaktan
çıkar, mazerete dönüşür. Koca konuşmuyorsa: “Erkekler böyledir.” Empati kurmuyorsa: “Erkekler
duygusal değil.” İlişkinin duygusal yükünü paylaşmıyorsa: “Onun yapısı böyle.” Ama aynı ilişkide
kadından olağanüstü bir duygusal-fiziksel yük taşır. Kocasını anlayacak, onun ruh halini okuyacak,
ihtiyaçlarını tahmin edecek, onu sakinleştirecek, evi ve aileyi organize edecek, kocasının hayatını
kolaylaştıracak. Üstelik bütün bunları yaparken “Bunlar zaten benim görevim” diyecek. Burada
ortaya tuhaf bir çifte standart çıkar: Erkeğin duygusal yetersizliği doğası, kadının duygusal emeği
görevi olur. Sonra kadın neden yorulduğunu anlamaz. Oysa yorulmasının sebebi kadınlığının fazla
olması değil, ilişkinin duygusal işletmesini tek başına götürmesi gerektiğine inandıran egosudur.
İlk adımı hep ondan beklemek de ilişkiyi bozar. Romantizmde ilk adımı
erkeğin atmasını isteyen bir kadın elbette olabilir, sorun bu değildir. Sorun, bunun ilişkinin genel
kuralına dönüşmesidir. O arasın, o barışsın, o planlasın, o teklif etsin, o hediye alsın, o romantik
olsun, o cinselliği başlatsın, o ilişkiyi canlı tutsun. Kadın ise bütün bunları bekleyerek kendi
değerini ölçsün: “Beni istiyorsa gelir.” Böylece inisiyatif sevgi testine dönüşür. Oysa bir insanın ilkadımı atması, otomatik olarak diğerinden daha çok sevdiğini göstermez; bazen sadece o insanın
ilişkiyi sürdürmek için daha fazla sorumluluk aldığını gösterir. İki yetişkinin kurduğu ilişkide
sürekli bir tarafın seçmesi, diğer tarafın da seçilmeyi beklemesi sağlıklı bir romantizm modeli
olmak zorunda değildir.
Sonra seks sevgi ölçerine dönüşür. Kocası sık sık cinsel yakınlık kuruyorsa: “Bana
çok düşkün.” Bir süre istemiyorsa: “Benden soğudu.” Daha fazla istiyorsa: “Beni çok seviyor.”
Böylece kadın kendi değerini kocasının libidosuna bağlar. Oysa bir erkeğin eşini arzulaması değerli
bir şey olabilir; fakat arzu ile sevgi birbirinin eş anlamlısı değildir. Bir erkek karısını çok
arzulayabilir ama onun zihnine hiç merak duymayabilir, duygusal yükünü paylaşmayabilir, hayatını
gerçekten tanımayabilir, ilişkinin cinsellik dışındaki alanlarına yatırım yapmayabilir. Hatta bazı
çiftlerde cinsellik, kurulmamış başka yakınlıkların yerini dolduran başlıca temas biçimi haline
gelebilir. Kadın ise bunu tek cümleyle tercüme eder: “Beni çok seviyor.” Belki. Ama bunu yalnızca
seks sıklığından çıkaramazsın. Asıl soru şudur: “Benim bedenimi isteyen bu adam, benim hayatımı
da merak ediyor mu?”
Kocasının resmî beden işçisi olmak tam da burada başlar. Kadın
erkeğin yaptığı maddi yatırımı sevgi olarak okur, erkeğin cinsel arzusunu düşkünlük olarak okur, ilk
adım atmasını değerinin kanıtı olarak görür. Sonra kendisinin verdiği hizmetleri de kadınlık olarak
kodlar: Yemek yapmak, bakım vermek, evi çekip çevirmek, çocuklarla ilgilenmek, kocasının
ihtiyaçlarını önceden tahmin etmek, onun duygusal yükünü taşımak ve sonunda bedenini de
ilişkinin doğal karşılığı haline getirmek. Böylece ortada garip bir romantik muhasebe oluşur: Erkek
para ve kaynak yatırır, kadın emek ve beden yatırır. İki taraf da kendi yatırımını ilişkinin doğal
parçası sayar. Kadın ise erkeğin yatırımını sevgi diye adlandırır. İşte “kocasının resmî beden işçisi”
metaforu tam olarak bu noktaya oturur. Çünkü mesele cinselliğin kendisi değil; kadının kendi
emeğini ve bedenini ilişkinin karşılığı olarak sunmasını sevgiyle karıştırmasıdır. Daha da kötüsü,
bunu kendi değerinin kanıtı sanmasıdır.
Sevgi bir bordro değildir. Sağlıklı bir ilişkide elbette karşılıklılık vardır. Para, emek,
cinsellik, bakım, fedakârlık vardır. Bunların hiçbiri başlı başına problem değildir. Problem, bunların
bir sevgi bordrosuna çevrilmesidir. “Ben sana bunu verdim.”, “Sen bana bunu verdin.”, “Demek ki
beni seviyorsun.”, “Demek ki ben de iyi eşim.” Hayır. İlişki muhasebe departmanı değildir. Bir
kadının değeri kocasının ona ne kadar harcadığıyla belirlenmediği gibi, kocasına ne kadar hizmet
ettiğiyle de belirlenmez. Bir erkeğin iyi eş olması da eve ne kadar para getirdiği veya karısını ne
kadar arzuladığıyla bitmez. Çünkü sevgi yalnızca yatırım yapmak değildir; sevgi, karşındaki insanı
bir yatırımın getirisi olarak görmemektir.
Bu yüzden meseleye daha dürüst bir soru sormak gerekiyor: “Kocam bana ne kadar yatırım
yapıyor?” değil, “Biz birbirimizin hayatına ne kadar gerçek anlamda dahiliz?” Çünkü pahalı bir
hediye alınabilir, seks yapılabilir, hesap ödenebilir, ilk adım atılabilir. Bunların hepsi bir ilişkinin
parçası olabilir. Ama bütün bunların arasında iki insan birbirinin zihnine, duygusuna ve hayatına hiç
dokunmuyorsa, ortada hâlâ cevaplanmamış bir soru vardır: Bu ilişki gerçekten bir ortaklık mı,yoksa karşılıklı ihtiyaçların romantikleştirilmiş bir alışverişi mi? Ve belki de en rahatsız edici soru
şudur: “Beni gerçekten ben olduğum için mi seviyor, yoksa benden aldığı ve bana verdiği şeyler
üzerinden mi sevildiğime inanıyorum?” Çünkü insan bazen kocasının beden işçisi olmaktan değil,
bunu aşk sanmaktan zarar görür.