← Tüm makaleler
İLİŞKİLER15 Ekim 20265 dk okuma

RESMİ BEDEN İŞÇİSİ

Kadının ilişkideki konum körlüğüne yeni bir bakış açısı

RESMİ BEDEN İŞÇİSİ

Her kadın için geçerli olmayan, ama belirli bir ilişki anlayışında oldukça belirgin bir denklem var:

Erkek sağlayacak, ilk adımı atacak, romantizmi gösterecek, pahalı hediyeler alacak, cinsel ilgisini

gösterecek. Kadın da bütün bunları “seviliyorum” diye okuyacak. Karşılığında kendisinden

beklenenleri ise çoğu zaman sevgi değil, kadınlık görevi olarak görecek: Evin yükünü almak,

kocasının ihtiyaçlarını gözetmek, onun ailesini idare etmek, duygusal olarak onu taşımak ve cinsel

olarak erişilebilir olmak. Böyle bir düzende kadın kendisini sömürülüyor olarak görmeyebilir, tam

tersine çok değerli hissedebilir. Çünkü erkek yatırım yapıyordur, para harcıyordur, hediye alıyordur,

onu arzuluyordur, ilk adımı atıyordur. Kadın da bütün bunların toplamını “Kocam bana çok düşkün”

cümlesine çeviriyordur. İşte mesele tam burada başlıyor.

Pahalı hediye neden sevginin kanıtı olsun? Bir erkeğin eşine pahalı bir hediye

alması güzel olabilir. Cömertlik de sevginin ifade biçimlerinden biri olabilir. Ama hediyenin fiyatını

sevginin derecesine çevirdiğiniz anda ölçü bozulur. Çünkü artık soru “Bana nasıl davranıyor?”

değil, “Bana ne kadar harcıyor?” olur. Bir çanta, bir araba, bir tatil görünür. Ama merak etmek,

dinlemek, duygusal olarak yanında olmak görünmez. Onun korkularını, hayallerini ve

kırılganlıklarını bilmek bir vitrin ürünü değildir. Bu yüzden maddi yatırımın kolayca sevginin

yerine geçirilmesi tehlikelidir. Kadın zamanla şunu öğrenir: “Bana çok para harcıyorsa çok

değerliyim.” Sonra başka bir kadının aldığı hediyeyi görür, kendi evliliğini onunkiyle karşılaştırır.

“Onun kocası bunu almış.”, “Onu oraya götürmüş.”, “Demek ki onu daha çok seviyor.” Oysa

gördüğü şey bir evlilik değil, bir vitrindir. Başka bir kadının kocasının kredi kartı ekstresini kendi

evliliğinin sevgi ölçüsü haline getirmek, insanın kendisini gereksiz bir yarışa sokmasından başka bir

şey değildir.

“Erkekler zaten duygularını gösteremez” cümlesi bazen açıklama olmaktan

çıkar, mazerete dönüşür. Koca konuşmuyorsa: “Erkekler böyledir.” Empati kurmuyorsa: “Erkekler

duygusal değil.” İlişkinin duygusal yükünü paylaşmıyorsa: “Onun yapısı böyle.” Ama aynı ilişkide

kadından olağanüstü bir duygusal-fiziksel yük taşır. Kocasını anlayacak, onun ruh halini okuyacak,

ihtiyaçlarını tahmin edecek, onu sakinleştirecek, evi ve aileyi organize edecek, kocasının hayatını

kolaylaştıracak. Üstelik bütün bunları yaparken “Bunlar zaten benim görevim” diyecek. Burada

ortaya tuhaf bir çifte standart çıkar: Erkeğin duygusal yetersizliği doğası, kadının duygusal emeği

görevi olur. Sonra kadın neden yorulduğunu anlamaz. Oysa yorulmasının sebebi kadınlığının fazla

olması değil, ilişkinin duygusal işletmesini tek başına götürmesi gerektiğine inandıran egosudur.

İlk adımı hep ondan beklemek de ilişkiyi bozar. Romantizmde ilk adımı

erkeğin atmasını isteyen bir kadın elbette olabilir, sorun bu değildir. Sorun, bunun ilişkinin genel

kuralına dönüşmesidir. O arasın, o barışsın, o planlasın, o teklif etsin, o hediye alsın, o romantik

olsun, o cinselliği başlatsın, o ilişkiyi canlı tutsun. Kadın ise bütün bunları bekleyerek kendi

değerini ölçsün: “Beni istiyorsa gelir.” Böylece inisiyatif sevgi testine dönüşür. Oysa bir insanın ilkadımı atması, otomatik olarak diğerinden daha çok sevdiğini göstermez; bazen sadece o insanın

ilişkiyi sürdürmek için daha fazla sorumluluk aldığını gösterir. İki yetişkinin kurduğu ilişkide

sürekli bir tarafın seçmesi, diğer tarafın da seçilmeyi beklemesi sağlıklı bir romantizm modeli

olmak zorunda değildir.

Sonra seks sevgi ölçerine dönüşür. Kocası sık sık cinsel yakınlık kuruyorsa: “Bana

çok düşkün.” Bir süre istemiyorsa: “Benden soğudu.” Daha fazla istiyorsa: “Beni çok seviyor.”

Böylece kadın kendi değerini kocasının libidosuna bağlar. Oysa bir erkeğin eşini arzulaması değerli

bir şey olabilir; fakat arzu ile sevgi birbirinin eş anlamlısı değildir. Bir erkek karısını çok

arzulayabilir ama onun zihnine hiç merak duymayabilir, duygusal yükünü paylaşmayabilir, hayatını

gerçekten tanımayabilir, ilişkinin cinsellik dışındaki alanlarına yatırım yapmayabilir. Hatta bazı

çiftlerde cinsellik, kurulmamış başka yakınlıkların yerini dolduran başlıca temas biçimi haline

gelebilir. Kadın ise bunu tek cümleyle tercüme eder: “Beni çok seviyor.” Belki. Ama bunu yalnızca

seks sıklığından çıkaramazsın. Asıl soru şudur: “Benim bedenimi isteyen bu adam, benim hayatımı

da merak ediyor mu?”

Kocasının resmî beden işçisi olmak tam da burada başlar. Kadın

erkeğin yaptığı maddi yatırımı sevgi olarak okur, erkeğin cinsel arzusunu düşkünlük olarak okur, ilk

adım atmasını değerinin kanıtı olarak görür. Sonra kendisinin verdiği hizmetleri de kadınlık olarak

kodlar: Yemek yapmak, bakım vermek, evi çekip çevirmek, çocuklarla ilgilenmek, kocasının

ihtiyaçlarını önceden tahmin etmek, onun duygusal yükünü taşımak ve sonunda bedenini de

ilişkinin doğal karşılığı haline getirmek. Böylece ortada garip bir romantik muhasebe oluşur: Erkek

para ve kaynak yatırır, kadın emek ve beden yatırır. İki taraf da kendi yatırımını ilişkinin doğal

parçası sayar. Kadın ise erkeğin yatırımını sevgi diye adlandırır. İşte “kocasının resmî beden işçisi”

metaforu tam olarak bu noktaya oturur. Çünkü mesele cinselliğin kendisi değil; kadının kendi

emeğini ve bedenini ilişkinin karşılığı olarak sunmasını sevgiyle karıştırmasıdır. Daha da kötüsü,

bunu kendi değerinin kanıtı sanmasıdır.

Sevgi bir bordro değildir. Sağlıklı bir ilişkide elbette karşılıklılık vardır. Para, emek,

cinsellik, bakım, fedakârlık vardır. Bunların hiçbiri başlı başına problem değildir. Problem, bunların

bir sevgi bordrosuna çevrilmesidir. “Ben sana bunu verdim.”, “Sen bana bunu verdin.”, “Demek ki

beni seviyorsun.”, “Demek ki ben de iyi eşim.” Hayır. İlişki muhasebe departmanı değildir. Bir

kadının değeri kocasının ona ne kadar harcadığıyla belirlenmediği gibi, kocasına ne kadar hizmet

ettiğiyle de belirlenmez. Bir erkeğin iyi eş olması da eve ne kadar para getirdiği veya karısını ne

kadar arzuladığıyla bitmez. Çünkü sevgi yalnızca yatırım yapmak değildir; sevgi, karşındaki insanı

bir yatırımın getirisi olarak görmemektir.

Bu yüzden meseleye daha dürüst bir soru sormak gerekiyor: “Kocam bana ne kadar yatırım

yapıyor?” değil, “Biz birbirimizin hayatına ne kadar gerçek anlamda dahiliz?” Çünkü pahalı bir

hediye alınabilir, seks yapılabilir, hesap ödenebilir, ilk adım atılabilir. Bunların hepsi bir ilişkinin

parçası olabilir. Ama bütün bunların arasında iki insan birbirinin zihnine, duygusuna ve hayatına hiç

dokunmuyorsa, ortada hâlâ cevaplanmamış bir soru vardır: Bu ilişki gerçekten bir ortaklık mı,yoksa karşılıklı ihtiyaçların romantikleştirilmiş bir alışverişi mi? Ve belki de en rahatsız edici soru

şudur: “Beni gerçekten ben olduğum için mi seviyor, yoksa benden aldığı ve bana verdiği şeyler

üzerinden mi sevildiğime inanıyorum?” Çünkü insan bazen kocasının beden işçisi olmaktan değil,

bunu aşk sanmaktan zarar görür.